Sertaç Mehmet Temizel

YAZARAK YAŞAMAK

Gündüz sıcaktan kızan demirleri tutmanın imkânı olmadığı için binaların geceleri inşaa edildiği, demiryollarının gece döşendiği Colombiya’nın Aracataca kentinde doğan Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Gabriel Garcia Marques’in yazı hayatı bir gazetede başlamış. Günlük bir makale için üç peso alan Marques, gazetenin muhabirinin olmadığı bazı zamanlar onun yerine yazdığı için dört peso alıyormuş. Bu parayla hiçbir ihtiyacını karşılayamadığı için geceleri genelev odalarında uyurmuş. Bu fikri de boğazına düşkün olan arkadaşı Oscar de la Espriella’nın verdiğini yazar anılarında. Espriella’ya göre yazarlar için en iyi mekân genelevlermiş. Yazar William Faulkner de aynı kanaatteymiş. Çünkü sabahları ortam sakin olurmuş. Her gece de cümbüş yaşandığı için çok eğlenceli. Gazete binasında çalışıp genelevde uyuyan Marques buradan ayrılışını da şöyle anlatmış: “… O gecelerden birinde, evin madamı Mary Reyes’in eski belalılarından biri, annesiyle yaşayan beş yaşındaki oğlunu götürmek için elinde silahla, tekme darbeleriyle evin kapısını yerle bir edince, Faulkner’in fantezilerine inandığıma pişman oldum. Bir polis memuru olan yeni sevgili, evin şerefini ve mallarını korumak için üzerinde yalnızca donu, elinde beylik tabancasıyla yatak odasından fırlayınca, eski belalı, yeni sevgiliyi dans salonunda top ateşi gibi patlayan kurşun yağmuruna tuttu. Evde yeterince kabadayı olmadığı için, çavuş sevgilisine sövüp sayan Mary’in küfürlerinden başka çıt çıkmıyordu.”

O geceden sonra genelevler sokağından kaçan Marques köhne bir otelde yaşamaya başlamış. Fakat oda kirası genelevden daha yüksek olduğu için zaman zaman ödemekte sıkıntı yaşamış. O yılları ve oda kirasını nasıl ödediğini de şöyle anlatmış: “… O zamanlar tek servetim tarihi sandaletlerim, duşta yıkadığım iki kat giysim ve 9 Nisan arbedesinde Bogota’nın en şık çay salonundan çaldığım deri çantamdı. O sırada ne yazıyorsam içinde yazılarımın asıllarıyla dolu çantayı her yere götürüyordum, kaybedecek tek şeyim de oydu. Bir bankanın çelik kasasında, yedi kat kilit altında bırakma riskini bile göze alamazdım. İlk gecelerde çantamı emanet etme konusunda güvendiğim tek kişi otelin kapıcısı Lacides’ti. Oda fiyatı karşılığı garanti olarak almıştı. Daktiloda yazılı karmaşık, düzeltilerle dolu sayfaları dikkatle inceledikten sonra, çantayı tezgâhın arkasındaki çekmecesine koydu. Ertesi gün söz verdiğim saatte çantamı kurtardım ve ödemelerimi o kadar düzenli yapmaya devam ettim ki, çantamı üç geceliğine rehin bırakmamı bile kabul eder hale geldi. O kadar ciddi bir anlaşmaydı ki, bazen iyi geceler dilemekten başka bir laf etmeden çantamı tezgâhın üzerine koyar, panodan anahtarımı kendim alır ve odama çıkardım.”

Marques’in binbir meşakkatle yazdığı ve çantasında taşıdığı bu romanının adı “Yaprak Fırtınası”ymış. (La hojarasca 1955) Ama bu romanı bastırmak için yayıncı bulması tam beş yılını almış. Daha sonraları giderek ün sahibi olmaya başladığı yıllarda yayınlanan “Yüzyıllık Yalnızlık” romanı edebiyat dünyasında bir hayli ilgi görürmüş. Böylece birbiri ardına düzenlenen imza günlerinin birinde kitap imzalatanlar arasında “Yaprak Fırtınası”nın müsveddelerini rehin olarak saklayan o otelin kapıcısı Lacides de bulunuyormuş. Geçmiş yıllarda yaşadığı sefaletin canlı tanığı olan bu kişiye özel ilgi gösteren Marques, eski bir dostu görmüşçesine hasret gidermiş.

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marques’in onca sefalete rağmen ulaştığı başarısından dolayı kutlamak gerek, ama en az onun kadar ünlü olup da yazarlık yaşamında sefaletten ve parasızlıktan hiç kurtulamayanlar da vardır. Örneğin Karl Marx. Hemen hemen tüm dünya dillerine tercüme edilmiş ve İncil’den sonra en çok satan kitap olarak gösterilen “Das Capital”in ilk cildi 1867 Yılı’nda Almanya’da yayınlanmış. Hazırlanması ve yazılması tam on sekiz yıl süren bu kitap için Engels: “Matbaaya verildiği gün zil-zurna sarhoş” olacağım demiş. Kitabın yazarı Karl Marx da kazanacağı telif hakkından eski borçlarını ödemeyi hayal ediyormuş. Ama sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuş, kitap yüz adet bile satmamış. Bin adet basılan tamamının satılması ise tam dört yıl sürmüş. Kitabın yazılması esnasında Karl Marx’a maddi yardımda bulunan Engels, Marx’ın 1883’te ölümünün ardından diğer ikinci ve üçüncü ciltleri yayınlayabilmiş.

Karl Marx yazdıklarından dolayı para kazanamamış, ama en azından eserinin yayınlandığını görebilmiş. Ama para kazanmak bir yana, eserinin yayınlandığını dahi görememiş dünyaca ünlü yazar da vardır. Kim mi? Niccolò di Bernardo dei Machiavelli.

Tam dört yüzyıl “Makyavelist” denince insanların aklına iblis, hilekâr, hain, barbar ve kötü ahlâklı kişi gelmiştir. Ve Machiavelli’nin en bilinen eseri sayılan “Hükümdar” zaman içinde “Makyavelist düşünce” teriminin de temelini oluşturmuştur. Machiavelli’nin bu kötü şöhretine rağmen, “Hükümdar” adlı kitap tarih boyunca özellikle totaliter yöneticilerin ellerinden bırakamadıkları bir eser olmuş. Machiavelli’nin etkilediği kişilerin bazılarını şöyle sayabiliriz: Katherine de Medici, oğlu IX. Charles’a Hükümdar’ı ders kitabı olarak okutmuş. İsveç Kraliçesi Katherine ve Cardinal Richelieu, Machiavelli’nin hayranıymışlar. Fransa Kralları III. ve IV. Henry, öldürüldükleri zaman yanlarında kitabın birer nüshası bulunmuş. Yine Fransa Kralı XIV. Louis’in de başucu kitabı “Hükümdar”mış. Büyük Frederick adı ile tanınan Prusya Kralı Frederick, politikasını bu kitaptan ilham alarak yapılandırmış. Waterloo Savaşı esnasında Napoléon Bonaparte’nin arabasında bu kitabın bir özet kopyası bulunuyormuş. Hükümdar adlı bu kitap Benito Mussolini, Adolf Hitler, Stalin ve Lenin gibi daha nice liderin rehberi olmuş. Floransalı yazar Niccolò Machiavelli, ünlü kitabı “Hükümdar”ı (De Principatibus) 1512 Yılı’nda yazmış. Ama bu kitap ölümünden beş yıl sonra 1532 Yılı’nda yayınlanmış. Yaşadığı zaman diliminde kitabının yayınlandığını dahi göremeden ölen Niccolò Machiavelli’nin (1469-1527), böyle bir şöhrete sahip olacağı aklının ucundan dahi geçtiğini sanmıyorum.

Yaşarken yazmak, bazen yaşamın tadına varamadan ölmektir, ama öldükten sonra da yaşamak demektir. İnsanlık tarihindeki büyük yazarların yaşam çilesini acaba kaç kişi kabullenebilir. Öldükten sonra “ölümsüz” olanlar, bazen yaşarken “ölü” gibidirler. Hiç kimse onları tanımaz, bilmez. En yakın çevresindekiler bile onun farkında değillerdir. Ciltler dolusu kitap yazmak bir yana; okuyup geçtiğiniz sıradan bu yazı gibi bir yazıyı kaleme almak için, ömrünüzden ne kadar zaman harcayabilirdiniz? Üstelik başka insanlar tarafından okunacağını dahi bilmeden.

Sertaç Mehmet Temizel / 5 Ocak 2006

 

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design