Sertaç Mehmet Temizel

YAĞMURDA

“İş dönüşü akşam saatlerinde yine sıkışıp kaldım İstanbul trafiğine. Yağmur da dünden beri hiç ara vermedi. Zaten berbat olan trafik şahtı, şahbaz oldu. Keşke bu sabah arabayı almasaydım da taksiyle gitseydim. İyi ama yağmurda da taksi bulmak çok zor...”

Adım adım trafikte ilerlerken arabanın içinde bu düşünceler kafamda dönüp duruyor. Yağmur denince aklımıza ne gelir? Elbette, göle dönmüş caddeler, taşan kanalizasyonlar, evlere, işyerlerine dolan suyun tenekelerle, kovalarla boşaltmaya çalışan insanlar ve daha bunun gibi birçok rezillik görüntüleri.

Bu görüntüler öyle bir işler ki insanın hafızasına. Çünkü televizyon kanallarının bant arşivlerinde bu tür görüntülerden çok vardır. Meteoroloji, hava tahmin raporunda bir gün sonrası için sağanak yağış dedi mi, hemen televizyon kanallarında müjdeli haberi bu görüntüler eşliğinde verirler. Daha yağmurun rezilliklerini yaşamadan, ıslanmadan, ıslanmış gibi olursunuz.

Oysa ilk gençlik yıllarımda yağmur bana bunları çağrıştırmazdı. Benim için yağmur romantizmin ta kendisiydi. Şiirleriyle, romanlarıyla, masallarıyla, öyküleriyle, filmleriyle... Hafızamda en çok yer eden de filmler olmuştur.

Yönetmenliğini Y. Stanley Donen’le birlikte yapan ve aynı zamanda başrolünü oynayan Gene Kelly’in, Yağmur Altında (Singin In The Rain) filmini kaç sefer seyretmişimdir acaba? Gene Kelly, aynı zamanda filmin adı olan o şarkıyı, nasıl bir yaşama sevinci içinde mutlulukla dans ederek söyler?

Yol boyunca kaldırımda yürürken, ışığı yanan vitrinlerin önünde adımlarından sıçrayan sular bile bir başka ışıltılıdır. Sanki bu mutlu dansa yağmur suları bile eşlik ederler.

Bazen sulara basmadan âdeta üzerinden uçar gibi geçen, bazen de bir gemi uskuru gibi çılgıncasına suları karıştıran adımların dansı; birden, gece devriyesinde görevli polisin önünde son bulur… Mahcup bir ifadeyle polise “Şarkı söyleyip dans ediyorum yağmur altında” der. Ve Arkasını dönüp oradan uzaklaşırken yağmurdan kaçan bir adama şemsiyesini uzatıverir.

Filmi izleyen seyirciler dansın ve şarkının bittiğine hiç üzülmezler. Çünkü tam zamanında bitmiştir. Yani yönetmen öyle ayarlamıştır. Birkaç saniye görünen polisin ne düşündüğü de hiç önemli değildir. Bir sarhoşun yağmur altında taşkınlık yaptığını sanmıştır der geçersin...

Unutamadığım diğer bir yağmur sahnesi de, Casablanca filmindendir. Rick (Humprey Bogart) ve sevgilisi Ilsa (Ingrid Bergman) Paris’te bir aşk yaşamışlardır. Ama burada daha fazla kalmalarına imkân yoktur. Çünkü Alman askerlerinin Paris’i işgal etmeleri an meselesidir.

Birlikte kaçmaya karar verirler. Buluşma günü belirledikleri saatte tren istasyonunda Rick, Ilsa’yı beklemektedir. Müthiş bir sağanak yağmur vardır. Sıkıntılı bekleyişin sonunda Rick’in arkadaşı elinde küçük bir not kâğıdıyla çıkagelir. Gelen notu telaşla eline alıp okumaya başlar Rick. Birkaç satırlık notta Ilsa, onu çok sevdiğini ama birlikte gelmeyeceğini haber vermektedir.

Beklemediği bu haber karşısında sarsılan Rick’in elindeki kâğıt beyaz perdede görünür. Yağmur damlaları kâğıdın üzerindeki yazıları yavaş yavaş silerek aşağı doğru süzülmektedir. Damlalar âdeta Rick’in gözyaşları gibidir.

Filmin devamı da romantizm doludur:

Bu acıyı kalbine gömen Rick, Casablanca’da bir bar işletmektedir. Ortalık karışıktır. Fransız direnişçileriyle Almanlar arasındaki gerilim Kuzey Afrika’ya da sıçramıştır. Casablanca ve Lizbon, Nazilerden kaçanların Amerika’ya gidebilecekleri şehirlerdir.

Rick, Casablanca’da işlettiği barda aşklarının anısı olan “As time goes by” adlı şarkıyı piyanist Sam’a bir daha hiç çalmamasını söylemiştir. Ama bir gün bu şarkıyı işitince hışımla salona girer ve doğru Sam’in yanına gider. Tam ona çatacağı esnada birden piyanonun hemen yanında oturan kadını görür. Beklemediği bir anda onu terk eden sevgilisi Ilsa yine beklemediği bir anda karşısına çıkmıştır…

Bu nasıl olmuştur?

Ilsa, evlendiği adam Victor Lazslo’yla Amerika’ya kaçmak için Casablanca’ya gelmişlerdir. Çünkü eşi Nazi toplama kampından kaçmıştır ve Gestapo peşindedir. Karı-kocanın Amerika’ya gitmelerini sağlayacak transit geçiş belgeleri ise Rick’in elindedir. Rick ne yapacaktır? Bu belgeleri onlara vermesi demek, sevdiği kadını bir kez daha yitirmesi demektir... Ama her şeye rağmen belgeleri teslim eder. Sisli bir gecenin içinde uçak gözden kaybolur.

Bu kez ayrılık yağmurda değil sisli bir gecede gerçekleşmiştir...

Hayallerimiz de hep sislerin arkasında kalmaz mı? Ama gerçekler hiç de öyle değildir. Yirmi dakikadan beri adım adım ilerleyen trafikte arkamdan peşim sıra gelen İETT otobüsünün far ışıkları dikiz aynamda asılı duruyor. Üstelik yağmur farların saçtığı ışıkları biraz daha coşturuyor. Diğer yandan da sileceğin uğultusu kulağımda vınlıyor. İçtiğim sigara da karnımı iyice acıktırdı. Kaç defa kendi kendime söz verdim bu sigarayı içmeyeceğim diye... Ama yine de hâlime şükretmeliyim. Belediye otobüsünde balık istifi ayakta duranlardan daha iyi durumdayım.

İstanbul’a yağan yağmur her zaman hayatı daha yaşanmaz kılar. Herkes kendi payını alır bu eziyetli yağmurdan. Romantizmi kimse düşünemez bile.

Kimileri evlerine dolan suyu tenekelerle, kovalarla boşaltmaya çalışır. Kimileri, Taksim’deki barlardan birine götürmek istediği sevgilisine zamanında ulaşamaz. Kimileri hastanelerin bodrum katlarına dolan yağmur suyu yüzünden ameliyat olamaz. Daha buna benzer nice akla hayale sığmaz dertler sarar insanları.

Yaşamı mercek altına koyabilseydik, dayanılamayacak kadar dehşet verici ve korkunç olduğunu görürdük. Belki bunu hissettiğimiz için romantizmi tercih ediyoruz. Ruhen beslenmek için. Kimimize göre dinlenme, rahatlamadır. Kimimize göre de kaçıştır. Bence romantizm hayatın en büyük desteği ve en gizemli macerasıdır...

Gerçeklerin yüzü bu kadar sert olmasaydı acaba daha mı mutlu olurduk?

Sertaç Mehmet Temizel / 24 Kasım 1996

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design