Sertaç Mehmet Temizel

KANLI KAR

Bugün yine kar yağıyor İstanbul’a. Geçen hafta da yağmıştı. Evde dışarıya çıkamamanın sıkıntısı içinde bir şeylerle meşgul olayım diye düşünürken, birden aklıma zaman zaman bazı notlar aldığım eski ajandalar geldi. Hani şu yılbaşlarında çeşitli kuruluşlar tarafından hediye edilen cildi güzel, ama içine hiçbir şey yazılmayan defterler. Sanki çok plânlı ve yoğun çalışan bir milletiz de ajandasız yapamıyoruz. Falan gün falan saatte şu iş yapılacak, şu kişiye randevu verilecek, filan yere gidilecek... Her neyse, bedava diye herkesin almaya can attığı, ama kullanmadan sakladığı bu defterleri ben elime geçirince karalama defteri olarak kullanırım öteden beri.

İşte bu ajandaların yapraklarını karıştırırken sayfalardan birine “Bugün Alman Vakıfları konusuyla mücadele eden Necip Hablemitoğlu öldürüldü. Gazeteci Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te öldürülmüştü. Acaba kaç yıl geçti?...” diye bir not yazmışım. Bu notu okuyunca Ankara’nın dondurucu soğuğunda, her yeri kaplamış bembeyaz karın üzerine serpilmiş kan lekeleri gözümün önüne geldi. Her ikisi de böyle karlı bir günde suikasta kurban gitmişti. Her ikisinin de kanları, bembeyaz karların üzerinde ihanetin kırmızı boyalı resmini çizmişti.

“Yaşamı yudum yudum içen insanlar vardır. Bir sevgi denizinde kulaç atmışlardır ömür boyu. Sevmişlerdir, sevilmişlerdir. Bu dünyadan çekip gittiklerinde, dostlarına taze buketler gibi anılar, şelaleler gibi kahkahalar bırakmışlardır” der, rahmetli Uğur Mumcu öldürülen bir dostunun ardından. Ama bu sözlerin kendisine daha çok yakıştığını düşünüyorum. O kadar gözükara ve mücadeleci biri olmasının yanı sıra, çok duygusal bir insan olduğunu da hissederim yazılarında.

Kitaplarının birinde çalıştığı gazetenin İstanbul’daki bürosunda görev yapan arkadaşı Selahattin Güler’e ait bir anısını şöyle aktarır: “İstanbul’a geldiğimde, hep onun eski klavyeli daktilosu ile yazı yazardım. Yanındaki çelik dolaptan daktilosunu çıkarır: “yaz” derdi, “yaz bir mafya yazısı daha hoca...” Bir kez yazı yazarken daktilosunun bir harfi kırılmıştı. Mahcup olmuştum. Önce daktilonun kırık tuşuna bakıp, sonra gülerek, “Hoca sen mafyaya kızıp bizim daktilonun tuşunu kırıyorsun” demişti. Ölüm haberini duyar duymaz içim burkularak bu kırık daktilo tuşunu anımsadım nedense.”

Uğur Mumcu’nun Ankara’daki cenazesinden bir iki gün sonra bir avukat arkadaşımla İstanbul Harbiye’de bir bara gitmiştim. O yıllarda henüz otuzlu yaşlarımızdaydık ve kendi sorunlarımızla ilgiliydik. Siyasî bunalımları, cinayetleri, sokak gösterilerini artık o kadar kanıksamıştık ki, bu cehennemin içinde ticaret yapıp çok para kazanma telâşındaydık.

Barın içi loştu. Küçük masaların birinin önünde duran sandalyeye Uğur Mumcu’nun çerçeve içinde bir fotoğrafını koymuşlardı. Masalarda mumlar yanıyordu. Müzik olarak da Selda Bağcan’ın seslendirdiği “Uğurlar olsun, uğurlar olsun...” gibi sözleri olan bildik parçalar çalınıyordu. Bu ortam kimilerine göre dramatik gelebilir ama, doğrusu bizler kendi yaşam mücadelemizle ve kendi iç dünyamızın sorunlarıyla ilgiliydik.

Cenazesine katılan çoktu, ama kuşkusuz ülkenin tamamı değildi. Şimdiki aklımla, o yıllardaki ilgisizliğimizin vicdan muhasebesini yaparım. Ve Uğur Mumcu’nun kitaplarını okurken de hep bunun sebebini ararım. Sanırım bu yanıtı 2 Aralık 1980 tarihli bir yazısında buldum. Uğur Mumcu şunları anlatır: “... Doçent Server Tanilli, karanlıkta pusu kuran bir terörist tarafından vurulmuş ve hastaneye kaldırılmıştı. Doktorlar yaşamından endişe ediyorlardı. Tanilli’nin hemen yurt dışına götürülerek ameliyat edilmesi ve belkemiğine saplanan kurşunun çıkarılması gerekmekteydi. Durumu İstanbul’dan Tanilli’nin dostları bana bildirdiler. Başbakan Ecevit’e gidip, durumu anlatmak ve gerekli işlemlerin bir an önce başlatılmasına aracı olmak zorundaydım. Hemen parlamentoya koştum. O gün, Millet Meclisi’nde tartışmalı bir oturum vardı. Genel Kurul salonuna parlamenter olmayanların girmesi de olanaksızdı. Bunun için birçok bakana, milletvekili ve senatöre, durumun Ecevit’e hemen anlatılmasını rica ediyordum. Bir ara Orhan Eyüboğlu’nu gördüm; koşarak Genel Kurul salonuna giriyordu; durumu anlattım; yoklamaya yetişecekti; “Ben sizi ararım” dedi ve hemen salona girdi. Akşam evimden arıyordu. Durumu kısaca özetledim ve olayı birçok milletvekili ve senatöre anlattığımı da bildirdim. Gerçekten hemen Ecevit’i aramış ve gerekeni yapmıştı. Sonradan öğrendim, Eyüboğlu’ndan önce başvurduğum milletvekilleri, bakanlar ve senatörlerden bir teki dahi gidip Ecevit’e Tanilli’yle ilgili bilgi vermemişti!...”

Bu satırlar, o yıllardaki toz duman içinde vurdumduymazlığın ne boyutlara geldiğini ne kadar güzel anlatır. Ülkenin kaderini etkileyecek olanlar böyle yaparsa bizim gibi sıradan vatandaşların duyarsızlığı çok mu? Şair Orhan Veli: “Bu memleket için neler yapmadık; Kimimiz nutuk attık, kimimiz öldük” der. Daha başka ne söylenebilir ki? Herkes kendi vicdanına hangi tarafta olduğunu sorsun. Onun yetmişli yılların çalkantılarını anlatan kitaplarını okuduğunuzda kendinizi adeta mezar taşlarının arasında dolaşır gibi hissedersiniz. Ülkemizin üzerine bir kâbus gibi çöken o yılları hatırlamak bile insana ürküntü verir. Cinayetlere kurban giden Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Abdi İpekçi, Çetin Emeç gibi adları saymaya başlayınca sonu gelmez bir isim listesi çıkar karşınıza. O yıllarda öğretim görevlisi, gazeteci, savcı, avukat, öğrenci, sağcı-solcu, ülkücü-devrimci kısacası; ne kadar ülkesi için bir şeyler yapmak isteyen ya da düşünen insan varsa hepsi öldürüldü.

Ama artık eskisi gibi kimseyi öldürmeye gerek kalmadı Uğur ağabey. Çünkü kimse bir şey okumuyor, bir şey düşünmüyor. Gençlerimiz “popstar” olma yolundalar. Zengin ve ünlü olarak bu vatana hizmet etme yarışındalar. Bu yolda başarılı olamayanlar da canlı TV programlarında eş bulup nişan, nikâh gibi masrafları bedavaya getirme çabasında. Bir zamanlar gizlice okunan Nazım Hikmet’in kitapları şimdi karpuz gibi satılıyor, ama gençlerimiz “Yüzüklerin Efendisi” , “Matriks” , “Hary Potter” gibi Amerikan afyonu filmlerle bilgileniyorlar. Yetişkin insanlarımız ise, artık doğal hale gelen yolsuzluk ekonomisinin içinde bir yandan işsizlik, diğer yandan da yoksullukla boğuşuyorlar. TRT yine eskiden olduğu gibi “Kuş Sesleri”ni çalmaya devam ediyor. Ülkeyi idare eden politikacılarımız da aynı bildiğin gibi eski tas eski hamam.

Çok yazdın, çok söyledin Uğur ağabey: “Korkaklık, yılgınlığa; yılgınlık, teslimiyete; teslimiyetçilik de köşe dönmeciliğe ve iş bitiriciliğe kapı açar” dedin, sonunda karlı bir günde katiller seni halkından ayırdı. Cenazenin arkasında yürürken Zülfü Livaneli’nin: “Vurulduk ey halkım. Unutma bizi” şiirini söyledik. Her kış olduğu gibi kar yine yağıyor, ama seni unuttuk Uğur abi...

Sertaç Mehmet Temizel / 21 Şubat 2004

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design