Sertaç Mehmet Temizel

TANGO

Köylü bir yörük kızı olan rahmetli babaannem, anneanneme biraz alaycı ifadeyle “tango” derdi. Onun için “tango” şehirliliği ve asaleti ifade ediyordu. Anneannem ise, sessiz bakışlarla biraz mahcup karşılardı bu şaka yollu takılmayı. Tango sözcüğü, dünürler arasındaki sosyal yaşam farklılığının âdeta bir nişanesiydi benim için.

İlk gençlik yıllarımda, her düğün salonunda her zaman ilk çalınan hep aynı müziğin La Cumparsita adlı bir tango olduğunu öğrendim. Büyüklerin yaptığı dansı taklit etmeye çalıştığımız yıllarda siyah-beyaz televizyonlardan tangonun böyle yapılmadığını hayretle görmüştüm. Hele Tangonun Buenos Aires’in kenar mahallelerinde ortaya çıktığını öğrenince, babaannemin buna nasıl asalet yakıştırdığını doğrusu hiç akıl erdirememiştim.

Elbette yanılıyordum. Her ne kadar, kadını, maçoluk kokan tutuşlarla kavrayan ve erotik figürlerle yapılan bu dansın içinde, aksine bir zarafetin ve gizemin olduğunu çok sonra öğrenecektim.

Daha dansa başlamadan önce uyulması gereken davranışlar bile ne kadar zariftir. Tangonun anavatanında “milonga” kuralları denen bir düzen içinde kadın, eşini seçme önceliğine sahiptir. “cabeceo y vistazo” ya da kısaca “el cabeceo” denen işaretleşmeler çok kibarca yapılır: Kadın salonu gözleri ile tarar. Erkeğin beklediği an, gözgöze temas etme anıdır. Kadın görmezden gelirse “Seninle dans etmek istemiyorum” demektedir. Eğer kadın bakışlarını kaçırmazsa erkek baş hareketiyle işaret verir, kadın başıyla onaylar. Artık karar verilmiştir. Dans pistinde buluşmak üzere masalarından kalkarak emin adımlarla yürürler.

Pistte buluştuklarında, karşılıklı durup gülümserler. Müziği hissetmek için anlık bir bekleyişin ardından erkek, kadına doğru bir adım atar. Danstaki yakınlık tercihini, kadına bırakacak bir mesafe yaratmaya özen göstererek sağ eliyle kadının belini sarar ve sonra sol eliyle kadının sağ elini davet eder. Kadın, elini erkeğin elinin içine bırakır.

Erkek, hangi yakınlıkta dans etmek isteyeceğine kadının karar vermesini bekler, bu onun için çok önemlidir. Ve hiç konuşmadan duyguları ifade eden dans, yani tango başlar.

Sağlam ve içten bir inançla erkek dansı yönetir ve kadın mutlak bir güvenle onu takip eder. Erkek tarafından alınmaya, taşınmaya kendini bırakmış olan kadın, teslim olmaktan korkmaz ve en derin duygularını rahatça ifade eder. Kadının bu güveni, “milonga” kurallarının kesinliğinden kaynaklanır. Dans sonrası erkeğin herhangi bir teklifini kabul etmek zorunda değildir. Ve dantel işler gibi hareket eden ayaklar, bir arzunun resmini çizerler dans pistine…

Müzik sona erince ayrılık zamanı gelmiştir. Erkek kısa bir an daha kadını kolları arasında tutmaya devam eder. Daha sonra birlikte kadının masasına kadar yürürler. Erkek, özel alana tecavüz etmeme inceliğini göstermek için masaya üç adım kala durur. Kadın yerine oturunca masasına döner. Bir aşk hikâyesi tango içinde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür…

Efendice arzulamak ve bir aşk dansı yapmak için geçmişte çok acılı adımlar atmak gerekir. Hayatın zorlu yollarında çok yürümek gerekir. Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmektir tango.

Tango siyahı kadife örtünün üzerinde duran kırmızı gülü incitmeden ele almaktır. Tango, istemek ve istediğini belli etmemek dansıdır...

İlk olarak Carlos Gardel’in 1917 Yılı’nda her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesi, bu müziğin yavaş yavaş üst tabakalarda kabul görmesini sağlamıştır. 20. Yüzyıl başlarında Paris sosyetesinin tangoyu benimsemesi, Arjantin sosyetesinde de tangonun önemsenmesine neden olmuştur.

Böylece tüm Avrupa salonlarında bir kibarlığın, centilmenliğin simgesi olan tango, ülkemizde de romantizmin müziği olmuştur. Müziğin dansa, dansın aşka davetiye çıkardığı ve tüm estetik insanca duygu ve davranışların sergilendiği bu “tango kültürü”ne, bizim toplumumuz da bir zamanlar aşinaydı. Babaannem haklıydı, gerçekten “tango” şehirliliğin, asaletin bir simgesiydi. Osmanlı Tanzimatı’nın hevesini hâlâ taşıyan rahmetli anneanneme de yakışırdı tangoluk. Türk Musikisi’ni uduyla icra ederken, Batı Müziği’ni de kemanıyla çalabilirdi.

Zaman içinde, maalesef her yozlaşan değer gibi, eğlence kültürü davranışlarımız da yozlaştı gitti. Bandoneon ile akordeonun farkını bilmeyen, Carlos Gardel’in, Ariel Ramirez’in, Julio Sosa’nın, Francisco Canaro’nun, Astor Piazzolla’nın adını hiç duymayanların, hatta rahmetli Celal İnce’yi, Şecaattin Tanyerli’yi dahi hiç dinlememiş olanların dans ettiklerini ya da tango yaptıklarını zannettikleri eğlence mekânlarında; ne kibarlık, ne centilmenlik, ne düzgün Türkçe, ne kaliteli müzik, ne de seçici bir kültür tavrı kaldı...

Kalan, sadece, harcayacak parayı bulanların ağzında “Bir eğlendik, bir eğlendik!” sözleri…

Sertaç Mehmet Temizel / 6 Mayıs 1999

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design