Sertaç Mehmet Temizel

SIRADAN BİR YAZI

Her gün olduğu gibi bugün de yine bilgisayarımın başına geçtim. Geceli gündüzlü son bir yılımı verdiğim kitabı yazmaya nedense bugün, kaldığım yerden devam etmek içimden gelmiyor. İçimden bir ses “sanki bunları kim okuyacak, bu insanlar gazete bile okumuyorlar, yazıp durmanın ne anlamı var” diyor.

Bir gün önce yeğenimi askere gönderdim. Küçükken ne kadar sessiz ve uysaldı. Ne zaman büyüdü? İnsan kucağına aldığı evlâdını askere gönderirken ya da evlendirirken gerçekten yaşlandığını anlıyor. Zaman, bir avuç su misali parmaklarımızın arasından süzülüp gidiyor. Hayat mücadelesiyle farkında olmadan geçiveren yıllar. Sanki farkında olsan ne yazar... Geçen hafta eski bir videobantta annemi gördüm. Ölümünün ardından geçen yedi yıl sonra ilk kez. Birden anılar canlandı...

Ömrünün son dokuz yılını lösemi hastası olarak yaşamıştı. Binbir zorlukla sol gözüne katarak ameliyatı yaptırmıştık. Tek gözle de olsa dünyayı tekrar pırıl pırıl gördüğü için çok sevinmişti. Aynı sevinç içinde göz doktoruna üçüncü kez pansumana giderken düşüp yeni ameliyat olan gözünü kaybetmesini hatırladım. Göz pınarından akan pembesi sıvıyı görünce hiç ağlamadım. Annem de ağlamadı. Sonraki haftalarda göz boşluğuna bir protez göz aldım. Bazen gülerken yerinden fırlayıverirdi o zaman daha çok gülerdi. Öldüğü zaman bile, gözünü kaybettiği o talihsiz kaza sonrası kadar üzülmemiştim. Şimdi rahatça ağlayabilirim. Nasıl olsa artık beni görmez...

Dün İstiklâl Caddesi’ndeki büroma uğramıştım. Her zaman olduğu gibi öğlen saatlerinde cadde biraz kalabalıklaşır. İşyerlerinin ve bankaların çalışanları, öğle tatili esnasında caddede yürüyüşe çıkarlar. Yine gözüm dışarıya takıldı, gelene geçene bakıyordum. Bir hafta kadar önce İngiliz Konsolosluğu’nun önünde patlayan o bombanın duman rengine benzer bir renk vardı caddede. Patlamanın olduğu gün yoldan geçerken rasgele ölenleri düşündüm bir an. Tıpkı şimdi dolaşanlar gibi o gün de buradan geçen zavallı insanlar terörün kurbanı olmuşlardı. Birden, yağışsız günlerin öğlen vakitlerinde yoldan geçenlere keman çalan ihtiyar adam geldi aklıma. Galatasaray’daki eski postane binasına elli metre kala, bir pasajın önünde, hep aynı şarkıları çalardı. Pencereden onu göremezdim, ama kemanının sesini sürekli duyardım.

“Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım. Her anımı eksiksiz, dün gibi hatırlarım.”

“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar yeryüzünde sizin kadar yalnızım.”

“Unutulmaz bu acı, dertli dertli çal kemancı. Her aşkta hüsran oldu gönül, bilmem bu kaçıncı.”

Dolaşmaya çıkanlar önündeki taburenin üzerindeki kutuya para atarlardı. Dün keman sesini duymamıştım. Peki ya geçen hafta duymuş muydum?... Büromdan sağa sola telefon açarken kulağıma gelmiş miydi keman sesi? Ya daha önceki haftalarda? Belki keman çalamayacak kadar yaşlandı. Belki hasta, belki öldü. Hatta belki de öleli nerdeyse bir yıl olacak. Şimdi acaba kaç kişi hatırlar yaşlı kemancıyı. Keşke bir gün olsun, oradan geçerken “Eline sağlık amcaaa!... Ne kadar güzel çalıyorsun” deseydim... Keşke bir kitap eksik alsaydım da parasını ona verseydim. Özellikle de şiir kitabı almamam gerekirdi. Çünkü, hep içimi burkar şiirler. O yüzden kitaplarımın arasında şiir kitabı çok azdır. Ama yine de bir koca kitabı, bir uzun hayatı, iki küçük dizenin anlatıverdiğini bilirim. İşte sıradan bir günün ardından dün akşam eve dönerken şair Orhan Veli’nin “Hayat Böyle Zaten” adlı şiirini hatırlayıverdim. Sıradan günleri ne kadar güzel anlatır:

Bu evin bir köpeği vardı;
Kıvır kıvırdı, adı Çinçon’du; öldü.
Bir de kedisi vardı: Maviş,
Kayboldu.
Evin kızı gelin oldu,
Küçük bey sınıfı geçti.
Daha böyle acı, tatlı
Neler oldu bir yıl içinde!
Oldu ya, olanların hepsi böyle…
Hayat böyle zaten!...

Evet, hayat böyle zaten. Ama ben yine kitabımı yazmaya kaldığım
yerden devam edeyim. Belki okuyan birileri çıkar. Umudumuzu kaybetmeyelim...

Sertaç Mehmet Temizel / 2 Aralık 2003

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design