Sertaç Mehmet Temizel

KADERİN OBJEKTİFİNE YANSIYANLAR

OSEP MİNASOĞLU

Bir zamanlar yurtdışına satmayı düşündüğüm bazı ürün numunelerinin fotoğraflanması gerekiyordu. Gazetede işsiz kalmış yaşlı bir fotoğrafçının haberini okuyunca; hem az param olduğu için bu adamcağıza daha ucuza yaptırırım, hem de işsiz kaldığı için, onun birkaç kuruş harçlık çıkarmasına vesile olurum diye düşündüm. Nerede bulabileceğimi gazeteden öğrendikten sonra, Beyoğlu’nda Ağa Cami’nin hemen yan sokağında bulunan, Satranç Derneği’ne gittim. Kendisiyle tanışıp derdimi anlattığımda, “Mehmet Bey’cim bir tane fotoğraf makinem var istediklerinizi çekebilirim, ama gözlerim pek iyi görmüyor” dedi. Ben yine de bir kez deneyelim dediğimde, “Öyleyse bir makara film alınız. Sonucu beğenmezseniz para falan istemem. Sizin de sadece bir makara film zararınız olur” dedi. İşte Osep Usta’yla dostluğumuz böyle başlamıştı. Yaşlılıktan dolayı gözleri iyi görmeyen bu adam, aslında yaşamında birçoğumuzun pek göremeyeceği şeyleri görmüş biriydi. Bu ihtiyar adamın hikâyesi şöyle başlar:

Osep Minasoğlu, 26 Şubat 1929 tarihinde Amber ve Yervant Minasoğlu çiftinin en küçük evlâdı olarak, İstanbul’un o zamanlar Samatya olarak bilinen Kocamustafapaşa semtinde dünyaya gelir. Ailesi üç kuşaktır burada yaşamaktadır. Dedesine baklavacı Hacı Hosep derlermiş. Uzun yıllar baba mesleğini sürdüren oğul Yervant Bey, torun Osep doğduğu sıralarda baklavacılığı bırakmış ve bakkaliye toptancılığı yapmaktaymış.

Küçük Osep’in tüm çocukluğu aynı semtte geçer. Anaokuluna İtalyan bir rahibe okulunda başlar, ama daha sonraları ilkokulu bir Türk okulunda bitirir. Ortaokul son sınıfındayken (1943), bir Ermeni tarafından 15 Mart 1921’de Berlin’de öldürülen Talat Paşa’nın cenazesi İstanbul’a getirilerek toprağa verilir. Bu olay, o tarihlerde Ermeni asıllı Türk vatandaşlarına karşı bir husumete neden olur ve küçük Osep okulunu bitiremez, çünkü bütün derslerinden kalır. Bunun üzerine babası onu Saint Benaout Fransız Okulu’na kaydettirir ve ortaokulu burada tamamlar.

Lise çağlarında Kodak şirketinin o dönemlerdeki laborantlarından Joan Armes’in yanında işe başlar. Fotoğrafa karşı büyük ilgi duymaktadır. 6-7 Eylül Olayları’ndan hemen sonra oradan ayrılmak zorunda kalır. Çünkü çalıştığı yer Beyoğlu’na çok yakındır ve çıkan arbedede iş yeri kapanmıştır. O yıllarda oturdukları evin komşuları film operatörüdür. Ve onun vasıtasıyla film setlerinde çalışmaya başlar. Hem oyuncu ve hem rejisör olan Kani Kıpçak da ailede “enişte” diye anılan bir yakınlarıdır. Onun da katkısı olur daha sonraları film piyasasında iş bulabilmesine. O yıllarda en ünlü stüdyo Bakırköy’deki Halk Film Stüdyosu ve Cezmi Ar da en ünlü film operatörüymüş. Burada da çalışmaya devam eder. O yıllara ait hatıralarından Osep Usta şöyle bahseder:

“1949’larda filmcilik Türkiye’de çok popüler olmuştu. Ama teknik donanım hiç yoktu. Bu yüzden, dış mekân çekimlerini yapabilmek için güneş ışığını kovalardık. Güneş çıktı mı hem film çekerdik hem de afişlerde kullanılmak üzere fotoğraf çekerdik. Ben o yıllarda Rölleiflex marka fotoğraf makinemle Muhterem Nur, Abdurrahman Palay gibi oyuncuların fotoğraflarını çektim. Film setlerinde para kazanmak çok zordu. Daha sonra oturduğum semt Samatya’da “Foto Paris” adlı küçük bir fotoğraf stüdyosu açtım. Hem fotoğraf çekiyordum, hem de çektiklerimin banyosunu yapıyordum. Daha sonra 1956 Yılı’nda Paris’e gittim. Rue St. Dominique No: 101’de “Romaphote” adlı laboratuvarda çalışmaya başladım. Aynı zamanda da, “L’ecole Syndicat Photographe Professionnel Region Parisien” isimli okula devam ettim. Amacım fotoğrafçılığı bilinçli yapmaktı. Fransa’da bugün kapanmış olan fotoğrafla ilgili en büyük yayınevi Édition Paul Montel’in yayınlarını, Kodak şirketinin baş kimyageri Prof. Pierre Glafkides’in beş yılda bir çıkardığı “Chimie et Phisique Photographie” gibi çok pahalı kitapları mutlaka alır okurdum.”

1960 Yılı’nda Türkiye’ye dönen Osep Minasoğlu, önceleri Linhof marka bir fotoğraf makinesiyle Anadolu’ya çıkar. Ve çektiği fotoğrafları İstanbul’daki çeşitli kuruluşlara satar. İnternetin yaygın olmadığı ve insanların “e-posta” ya da “cep telefonu mesajı” kullanmadığı yıllarda çok bilinen “Keskin Color”un kartpostallarını bir kuşak iyi hatırlar. İşte o kartpostallarda görünen “yurt köşeleri” ve “kedi” fotoğrafları hep Osep Usta’nın görüntüledikleridir. 1961 Yılı’nda Sirkeci Ebu Suud Caddesi’nde “Stüdyo Osep”i kurarak burada çalışmaya başlar. Hatıralarını, yine kendi ifadelerinden dinleyelim:

“Paris’ten döndükten sonra ilk işim bir fotoğraf makinesi edinerek Anadolu’ya çıkmak oldu. Amacım, güzel yurdumuzu görüntülemek ve aynı zamanda da para kazanmaktı. O yıllarda Anadolu’nun çeşitli köşelerinin doğru dürüst fotoğrafları yoktu. Gittiğim yerlerin belediye başkanları, hatta valileri dahi bana yardımcı oluyorlardı. Bulundukları beldelerin tanıtımına katkı sağladığımı düşünüyorlardı. Rahat gezebilmem için bana cip bile tahsis ediyorlardı. Gerçekten de umduğum gibi, çektiğim fotoğraflar ilgi gördü. Ve uzun yıllar tebrik kartlarında görünen yurt köşelerinin görüntüleri, hep benim çektiğim fotoğraflardı. Daha sonra Sirkeci’de “Stüdyo Osep” adında bir yer açtım. Hürriyet Gazetesi’ne şampiyon futbol takımlarının 2 x 3 m ebadında siyah-beyaz fotoğraflarını hazırladım. Bunun gibi işler aldım. Ama bir süre sonra dükkân dar gelmeye başladı. İstiklâl Caddesi Sakızağacı Sokak’ta bulunan Hacı Abdullah Lokantası’nın üzerindeki apartmana taşındım. Tavan yüksekliği, üç metreden fazla olan büyük bir yerdi. Burada “Stüdyo Show”u kurdum. O yıllarda sahne sanatçılarının afişlerini hazırlayan ve Peri Mecmuası’nın sahibi Mahmut Zeki adlı bir dostum, açtığım bu stüdyoyu çok beğendi ve çeşitli sahne ve film yıldızlarının fotoğraflarını çekmem için bana göndermeye başladı. Kısa zamanda tanındım. O kadar çok talep gördüm ki, artık randevuyla müşteri kabul eder olmuştum.

Fotoğraf çekimlerinde en çok zevk aldığım çalışmalar, film yıldızlarıyla olanlardı. Çünkü artistler mimiklerine çok hâkimdirler. Bu yüzden de istediğim pozu verdirebiliyordum. Çıkan sonuçlar da çok artistik oluyordu. Sıradan müşterilerle o tip fotoğraflar çekmek mümkün değildir. Kameranın karşısına geçince abuk-subuk bakmaya başlarlar. Yani mimiklerine hâkim değillerdir. Ama arasıra da olsa objektife bakmasını bilen bazı müşteriler çıktığında onlardan para almazdım. Arka arkaya birçok pozlarını çekerdim. Daha sonra da reklâm çalışmalarında kullanmak için izin isterdim. Birçoğu memnuniyetle kabul ederdi. Portre çekmek o yıllarda çok zordu. Şimdi ise “digital” kameralar var. Yüz tane çekiyorlar elbette içinde bir-iki tanesi düzgün çıkıyor. Bizim kuşak fotoğrafçıların böyle bir avantajı hiç olmadı.

O yılarda o kadar çok ilgi gördüm ki, zamanın gazetelerinde artistlere dair eğer bir şey söylersem magazin haberi oluyordu. Bir defasında bir gazeteci dostumla sohbet ederken Hülya Koçyiğit’ten zamanında ödeme alamadığımı falan söylemiştim. Birkaç gün sonra “Hülya Koçyiğit çok cimri bir sanatçıdır” diye gazete manşet attı. Halbuki Hülya Hanım çok hanımefendi bir insandı. Herhalde para bakımından o sıralarda biraz sıkıntıdaydı, tabiî bilemiyorum? Ama gerçekten bazı öyle artistler vardı ki, hiç para vermek istemezlerdi. Mesela, Kuzey Vargın tam bir eşkıyaydı. Arkasından para almaya adam yollardım, bana “Gelirsem orayı dağıtırım” diye haber gönderirdi. Bunun yanı sıra mahcup, munis oyuncular da vardı. Meselâ, Engin Çağlar böyle bir çocuktu. Hemen hemen Türk Sinema’sının bütün jönlerinin fotoğraflarını çektim. İlk aklıma gelen Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Zeki Müren, Halil Ergün, Türkan Şoray ve Kadir İnanır gibi isimler.”

Osep Usta’nın kadrajından birer birer insanlar geçerken, hayat da olanca hızıyla akmaktadır. Başarıyla tırmanan meslek ve iş yaşamı, iyi niyeti ve çalışanlarına çok güvenmesi sonucunda giderek bozulmaya başlar. Ve durdurulamayan sıkıntılar, onun iflasına neden olur. Onu tanıdığım ilk yıllarda, Ermeni Kilisesi’nin yanındaki vakfa ait bir binanın bir odasında kalıyordu. Ama öyle bir yerdi ki, camı yoktu. Cam taksan, çerçevesi dökülüyordu. Yağmur yağdığında her tarafı akardı. Elli yıllık fotoğraf arşivinin en değerli kısımları bu evde ıslanmış gitmiş. Bazılarını fareler yemiş. Birkaç kez de hırsızlar talan etmişler. Binanın ne suyu vardı ne de elektriği. Kelimenin tam anlamıyla metruk bir yerdi. Bir gün o binayı, Beyoğlu’nda pavyon işleten bir zorbaya kiraya vermişler. Adamları da odasının kapısını kırıp nesi varsa hepsini sokağa atmışlar. Duyduğumda çok üzülmüştüm İstanbul Beyefendisi birinin bu hale düşmesine. İşte o sıralarda yurtdışından gelen eski bir dostu Matmazel Maya, Hızır gibi ortaya çıkıverdi. Osep Usta buna çok sevindi. Ben de kendi payıma çok mutluydum, çünkü ben vesile olmuştum.

Matmazel Maya’nın maddî yardımıyla, Osep Usta’nın eşyalarını Tarlabaşı’nda bodrum bir kata taşıdık. Birkaç yıl burada kaldı. Daha sonra Taksim Gümüşsuyu’nda yine bir bodrum katı daireye. Rutubetli bodrum katları hiç değişmedi yaşamının sonlarına doğru. Bir de değişmeyen yaşamındaki yalnızlık ve sefaletti. Tabiî oradan oraya her taşınma, geri kalan üç-beş eşyanın biraz daha eksilmesine neden oluyordu. Ama yapacak bir şey yoktu.

Hayatın içinde sürüklenerek oraya buraya savrulmuş insanlara hiç dikkatle bakmayız. Hele onlarla konuşmak dahi istemeyiz. Köhne mevcudiyetlerine değer vermeyiz. Oysa her hayat ibretlik bir romandır, bir filmdir…

Sertaç Mehmet Temizel / 18 Ekim 2006

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design