Sertaç Mehmet Temizel

MUHTEREM DİNLEYİCİLER

“Muhterem Dinleyiciler, bu akşamki özel programımızda değerli sanatkâr, Safiye Ayla’yı dinleyeceksiniz. Önce Şekerci Cemil Bey’in hicaz şarkısını söyleyecek: “Bir nigâh et halime ne olur ey gonca dehen.”

Çocukluğumda, 1957 model ahşap kasalı Siemens marka lambalı radyodan böyle bir anons işittiğimde; bestesi Şekerci Cemil’e, güftesi Recâizâde Mahmut Ekrem’e ait olan Hicaz Makamı’ndaki şarkı odaya yayılırdı: “Bir nigâh et ne olur halime ey gonca dehen. / Gözgöz oldu yüreğim gözlerinin derdinden. / Niye baktım niye gördüm niye sevdim seni ben. / Gözgöz oldu yüreğim gözlerinin derdinden.”

Birkaç saniye içinde söyleniveren bu küçük dörtlüğün; iki dakika kırk saniye süren bir besteyle çalınmasını hiç anlayamazdım. Bu şarkıda gonca ağızlı sevgilinin, haline bakmasına yalvaran kişi, gözlerinin derdinden yüreğinin gözgöz olduğunu söyler. Geçmiş devirlerde insanlarımız, çok kibar olmakla beraber duygularını zamanımızda olduğu gibi açık-seçik bir şekilde anlatamıyorlarmış. Örneğin eskiden gençler birbirlerine duygu ve düşüncelerini çeşitli yöntemlerle ifade ederlermiş. Bunlardan biri “yelpaze” ile işaretleşmekmiş: Genç bir hanımın yelpazeyi kapayıp kordonunu sol elinde tutması: “Nişanlıyım” demekmiş. Yelpazenin ucuyla alnındaki saçları düzeltmesi: “Aklım fikrim sende” anlamına geliyormuş. Yelpazeyi çabuk çabuk sallayıp hava almak: “Seni çok seviyorum”, tam tersi yelpazeyi yavaş yavaş sallamak ise: “Bence önemli değilsin” demekmiş. Eğer yelpazesini bir delikanlıya verirse… Genç delikanlı yandı gitti işte.

Ama geçmiş devirlerin insanları günümüzdeki kadar zekî ve açık sözlü olsalardı, bu kadar zahmete katlanmalarına gerek kalmazdı. Aşklarını ya da söyleyeceklerini son derece yalın ve sade ifade edebilirlerdi. Örneğin şöyle: “Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş. / Bir dağınıklık bir rüküşlük, kıl oldum abi. / Giyinmiş rengârenk, perperişan hali. / Üstelik çorabı da kaçmış. / Kıl oldum abi.” Bir başka güfte de aşığına şöyle sesleniyor: “Buraları yıkılıyo, benden yıkılıyo. / Her gün peşime, bıyıklı takılıyo. / Ben seni seçtim, tahminin doğru. / Yasla başını hadi, degajeme doğru.”

İşte bu kadar kolay ve basit. Ya eskilerin utangaçlığına ne demeli: “Bir bahar akşamı rastladım size. / Sevinçli bir telaş içindeydiniz. / Beni görünce neden başınızı öne eğdiniz?”

Günümüzde aşkını ifade etmek çok daha kolay artık: “Başkası olma, kendin ol böyle çok daha güzelsin. / Ya gel bana sahici sahici ya da anca gidersin. / Anasının kuzusu, ciğerimin köşesi. / Kız bu neyin cakası. / Kız hepsi senin mi? / Hepsi senin mi?”

Ya da buram buram modernite kokan şu güfteyle insan aşkını çok daha iyi anlatabilir: “Benim aşkım ekstra larc, ekstra larc. / Benim boyum kaç. / Benim kilom kaç. / Benim aşkım ekstra larc, ekstra larc. / Benim daire numaram kaç. / Benim ayakkabı numaram kaç.”

Ne kadar yalın ve içten gelen sözler değil mi? Aşk, müzikle bundan daha iyi ifade edilebilir mi? Hem sonra müzik dinlemek için her gece Heybeli’de mehtaba çıkmaya da gerek yok artık. Tak bir sidi bak keyfine. Üstelik Yahya Kemal, Yesâri Asım Arsoy’un tersine, musikiyi Heybeli açıklarında dinleme zahmetine katlanmak yerine, boğazda dinlemeyi salık vermiş: “Bu yaz kemençeyi dinledinse Kanlıca’da. / Baharda bir gece tamburu dinle Çamlıca’da. / Bu sazların duyulur her telinde sade vatan. / Sihirli rüzgâr eser daima bu toprakta.”

İyi ama hiç de üstadın dediği gibi sazların her telinde ne vatan dinleniyor ne de sihirli rüzgârlar esiyor. Boğaz sahillerindeki lüks kulüplerde gecenin ilerlemiş saatlerinde masa üstlerinde hep bir ağızdan şu terennüm ediliyor: “Ayılana gazoz, bayılana limon. / Ayılana gazozu da, bayılana limooon...” Boğaz sahillerinde oturanlar herhalde çok mutlu olmalılar. Bu güzel nağmeleri işittiklerinde acaba üstat Yahya Kemal’in: “Bir lâhzada bir panjur açılmış gibi yazdan. / Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan” mısraları akıllarına geliyor mudur? Yahya Kemal bir “makam” için bir dörtlük dahi yazmış: “Sultân-i yegâh başka beste. / Zirâ ki o beste, aşka beste. / Sultân-i yegâh bestesinden. / Güller açılır destesinden.”

Yazının başlarında da söylediğim gibi, uzun yıllar Türk Sanat Musikîsi’ne yabancı kaldım. Bunun yegâne sebebinin benim kişisel ilgisizliğimin olduğunu söyleyemem. Bunda eğitim politikalarının, medyanın ve tüketici toplum şartlanmaları gibi birçok engelleyici unsurun rolü vardır. Örneğin, “pazar ekonomisi”nin koşullarına uyan sermaye, kolayca üretilerek piyasaya sürülen ve hızlı kazanç elde edilen melodilerle para kazanma telaşındayken; medya da toplum üzerinde “hipnotik” reklam stratejilerini kullanarak bu müzik üretimin çok güzel olduğuna insanları inandırmaya çalışır. Diğer yandan Türk Sanat Müziği gerçekten halk tarafından beğeniliyor olsa bile, eğer sermaye ve kapitalist düzen dışlamışsa, bu tür müziği yaygın halde bulamazsınız. Sonuçta da, artık devrini tamamlamış bir müzik türünü hâlâ sevmekte olduğunuzun kuşkusuna kapılarak, “fast-food” yaşam tarzları içinde yuvarlanır gidersiniz.

Ama müzik üretiminin, ayakkabı, otomobil ya da ekmek üretimi gibi bir anlayışla bakılmamasının gerektiğinin kimse farkında değildir. Çünkü müzik, doğrudan “ruh”a hitap eder. Ve etkileri de çok kalıcı olduğu için toplum genelinde olumlu ya da olumsuz yönde izler bırakır. Müziğin etkileme gücünü anlatan güzel bir efsane vardır: Bu efsaneye göre Tanrı, kilden bir heykel yapar. Ardından “ruh”a bu heykelin içine girmesini buyurur. Ancak “ruh” bu emre uymak istemez. Çünkü serbestçe dolaşmak arzusundadır ve hapsolmaktan korkmaktadır. Bunun üzerine Tanrı, meleklerine müzik çalmalarını emreder. Başlayan müzikle ruh kendinden geçer ve müziğin tınısını daha iyi yakalayabilmek için, kilden yapılmış heykelin içine girer. Mistik unsurlar taşıyan bu efsane aynı zamanda müziğin ruh üzerindeki büyük tesirini de anlatmaktadır. İşte tüm “Batınî (ezoterik) Kültürler” müziğin bu büyüleyici (majik) özelliğini bilirler. Ve bunu da her biçimde kullanırlar. Birçok dinin çeşitli ibadet biçimlerinde de, derin trans halinin oluşması için müzikten yararlanıldığı bilinen bir gerçektir.

Nitekim Konfüçyüs “Büyük Bilgi Kitabı”nda müziğin gücü üzerine şunları söylemiş: "Eğer bir ulusu yok etmek istiyorsanız, onun kültürel varlığının başlıca simgesi olan müziğinin tümünü yok edin. Yerine, eskisiyle hiç ilgisi olmayan, uydurma bir müzik koyun. O ulus ortalama 50 veya 100 Yüzyıl içinde yok olur gider.”

Toplumsal kavgalarımızın, didişmelerimizin, birbirimizi anlamamamızın altında yatan asıl sebebin yozlaşmış müziğimiz olduğuna inanıyorum. Nitekim Yahya Kemal ne güzel söylemiş: “Çok kimse anlamaz eski mûsikîmizden ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.” İşte birbirini anlamayan, dinlemeyen insanlarımız, en temel sanat olan müzik kültüründen yoksun kaldıkları için sürekli kavga halindeler. İhtiyacımız olan “söz” değil bizim kendi “öz müziğimiz”dir.

Yıllar sonra: “Bir nigah et ne olur halime ey gonca dehen” güfteli hicaz şarkı artık benim için çok şey ifade ediyor. Yaşantımın geçmiş yıllarında farkına varamadığım bu sihirli Türk Musikîsi’ni, sanki bir daha işitemeyecekmişim gibi baba yadigârı o ahşap kasalı eski radyoyu hâlâ saklıyorum.

Sertaç Mehmet Temizel / 12 Mart 2010

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design