Sertaç Mehmet Temizel

MAZİYE BİR BAKIVER...

Ne zaman sahaflar çarşısına eski kitapları karıştırmaya gitsem, gözüm hep küçük kolilerin içindeki yığın yığın fotoğraflara takılır. Şimdilerde pek hatırlanmayan Yeşilçam yorgunu bazı artistlerin ve eski film sahnelerini gösteren fotoğrafların yanı sıra bazı aile fotoğraflarını da görürüm. Hadi fotoğraf çektirmeyi sinemacı olmanın gereklerinden biri olduğunu düşünürsek; bu işi yapan insanların fotoğraflarının zaman içinde ucuzlaması ve eski plâkların, kitapların ve daha buna benzer düne ait moda olmayan, para etmeyen şeylerin içine düşmesi çok doğaldır. Ama kendi halinde yaşayan ailelerin ve hiç tanınmamış kişilerin fotoğraflarının o kolilerin içinde bulunmasına anlam veremem bir türlü. Zamanım olduğunda bazen oturur karıştırırım. Rastgele elime aldığım fotoğraflara bakarken, bu hiç tanınmayan kişilerin fotoğraflarına kimlerin para verip alacağını hep merak ederim doğrusu... Donmuş zamanı gösteren bu fotoğraflarda neler yok ki, kadın kuaförlerinin bol olmadığı yıllarda özenle taranmış ya da soba üstünde ısıtılan maşalarla dalga verilmiş saçlarla süslenmiş hanımlar. İnce bıyıklarıyla ve itinayla bağlanmış kravatlarıyla poz vermiş beyler. Yanında oturan kayınvalidesinden çekindiği için sandalye üzerine ilişmiş bir genç gelin.

Arkada duran genç kızın ise henüz görümcelikten haberi yok. Dede ise, emekli olduğu Ziraat Bankası’nda çalışırken en son diktirdiği ince çizgili takım elbisesini giymiş. Ama emekli olalı da on beş seneyi geçmiş. Olsun varsın hâlâ tertemiz. Yüzünün asık olması da radyodan dinlediği “ajans” haberlerinden olacak. “Bu Alman harbi de ne zaman bitecek?” diye düşünüyor olmalı...

Yeni evlilerin nikâh fotoğrafları, çocuklarını kucaklarını almış taze anne ve babalar. Kepleri düzgün giyilmiş askerlik hatıraları. Hurdaya çıkmasına çeyrek kalmış bir taksinin şoför mahallinde ciddî bir şoför. Daha neler neler var bu eski fotoğraflarda...

Bu unutulmuş insanların özenerek çektirdiği fotoğrafların, böyle kolilerin içinde savrulması nedendir acaba? Bu eski fotoğrafları saklayacak kimi-kimseleri kalmamış mıdır? Yoksa gerçekten bazı insanlar aile büyüklerinin fotoğraflarını çöpe mi atıyorlar?

Geçenlerde kütüphanemi karıştırırken, sahaflardan aldığım bir eski kitabın arasından yine böylesine terk edilmiş iki fotoğraf düşüverdi yere. Arkasındaki yazılardan anladığım kadarıyla iki küçük kız kardeşin ayrı ayrı çektirdikleri iki fotoğraf. “Sevgili anneanneme 12 yaş resmim Şahika” diye yazmış. Diğeri ise “Sevgili anneanneme bu başka resmim, öbür pozdan da yollayacağım. Harika” diyerek imzalamış. Fotoğraflardan anladığım kadarıyla sanırım Harika iki yaş daha büyük olmalı. Omuzları açık bir elbisesi var ve saçlarını kısacık kestirmiş. Diğer fotoğraftaki Şahika’nın ise beyaz gömleğinin yakası koyu renk bir kurdeleyle bağlı. Saçları iki yandan örgülü ve kakülleri alnına düşmüş. Yerden fotoğrafları alırken, işte dedim kendi kendime, yine yılların savurduğu kimsesiz soluk fotoğraflardan iki tanesi daha. Kim bilir anneanneleri torunlarının bu fotoğraflarını görünce ne kadar mutlu olmuştur.

Onlar gibi benim de bir anneannem vardı ve hayatayken saklamaya çalıştığı elinde bir tek fotoğraf vardı, o da babasına aitti. Bu yarısı solmuş fotoğrafta, başında fesiyle ayakta duran, sol eliyle kılıcının kabzasını tutan bir Osmanlı Subayı görülmekteydi. Ayağına geçirdiği uzun çizmeler belirgindi, ama solgun fotoğrafın pantolon kısmı pek seçilemiyordu. Fotoğrafın eskiliğinden âdeta bu kısım görünmez hale gelmişti.

“Anneanne kim bu adam?” dediğimde “Beybabam” derdi. “Abdurrahman Halis, Alay Kâtibi’ydi. Tüm Alayın maaşları ona zimmetliymiş. Bir gün emanet sandığını kaybetmiş kalp sektesinden ölmüş” diyerek başlardı anlatmaya babasına ait tüm aklında kalanları. Ama pek fazla da bir şey söylemezdi babası hakkında, çünkü çok erken yaşta kaybetmişti.

Sert bir askermiş. Dört defa evlenmiş. Göreve gitmediği günlerin akşamlarında evlerinde hep birlikte musikî yaparlarmış. Anneannemin babası hakkında anlatabildikleri bunlardan ibaretti. Ama söz musikîye gelince, hemen arkasından Hacı Arif Bey’in hüzzam şarkısını mırıldanmaya başlardı. “Güzel gün görmedi âvâre gönlüm. Neler çekti neler bîçâre gönlüm. Muhabbetle serâpâ yâre gönlüm...”

Bazen Etiler’de oturan dayıma gittiği zamanlar, eğer torbasına o fotoğrafı koymayı unutmuşsa sonradan dayımla aldırırdı. Ya da bana “Gelirken beybabamın fotoğrafını getirmeyi unutmasın” diye haber gönderirdi. Zaman zaman dayıma ve bize geliş-gidişleri dayımın evinde son buldu. Vefat ettiğinde dayımda kalıyordu. Cenazesini oradan kaldırdık. Ama yine her zamanki gibi beybabasının fotoğrafını bizim evde unutmuştu...

Her şeyin fâni olduğu bu dünyada elbette bu fotoğraflar da savrulup gidecekler. Eskiyen giysilerimizi attığımız gibi günün birinde bedenlerimizi de toprağa bırakmıyor muyuz? İhtirasla sarıldığımız hayatlardan geriye ne kalıyor ki? Eski bir şarkının güftesinde anılara, şair, bakın nasıl veda ediyor: “Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık; maziye bir bakıver neler... neler bıraktık!...”

Okul ve askerlik yıllarının, daha sonra evlilik ve çocuklarının fotoğraflarıyla dolu albümlere, mücevher kutusuna bakar gibi bakanları düşünüyorum da acaba ne kadar anıların içinde yaşamalıyız?...

Galiba en iyisi fazla fotoğraf çektirmemek...

Sertaç Mehmet Temizel / 25 Ocak 2005

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design