Sertaç Mehmet Temizel

KÖŞE YAZARLIĞI

Türkiye’de 40’lı yıllardan 70’li yıllara kadar uzanan bir zaman diliminde halkın gözünde “yazar” olmanın en üst mertebesi gazetelerdeki köşe yazarlığıydı. Neden olmasın ki? Haftada 3-4 hatta 6 gün köşesinde yaşamın/gündemin hemen her konusunda fikir üretirler söz söylerlerdi. En sıradan gazete haberlerine, sosyolojik tahliller, felsefî yorumlar yaparlardı. Hatta bazıları siyasî sonuçlar dahi çıkarırlardı. Kelebek koleksiyonculuğuyla, doğu-batı arasındaki kültürel farkları bağdaştırabilen şaşırtıcı fikirleri vardı. Böyle garip bağlantılar kurmak her babayiğidin harcı olmasa gerek. Hemen her yere gidebildikleri, herkesle konuşabildikleri intibaını verirlerdi. Şöhretlerini polemikleriyle elde edenler başarılı sayılmakla birlikte, genellikle kavgacı oldukları için hayatlarının bir kısmını (yazılarından dolayı) hapishanelerde, mahkeme salonlarında geçirirlerdi. Ama bu cesaretlerinden dolayı halktan saygı görürler, güven kazanırlardı. Mesela Ahmet Vardar adında bir köşe yazarı vardı ki, halktan gelen şikâyet ve ihbarları ilgili makamlara doğrudan yazarak: “Beni oraya getirmeyin fena yaparım haa” diye meydan bile okurdu. Gazete okuyucuları ise kahvehanelerde ya da kendi çevrelerinde tartışırken, takipçisi oldukları köşe yazarlarının karizmasını kullanarak kendi düşüncelerini savunurlardı. Fakat her gün köşe yazısı yazma maratonu ve “her konunun profesörü” olmak, bazen o kadar büyük hatalara yol açardı ki, o büyük karizma yerle bir olurdu.

İşte şimdi bahsedeceğim böyle bir yazı kazasının kahramanı olan Refii Cevat Ulunay, çocukluk yıllarımda evimizde sıkça adı geçen köşe yazarlarından biriydi. Milliyet Gazetesi’ndeki “Taş” adlı köşesinde “taş yerinde ağıdır” misali ağır yazılar yazardı. Siyasetten, felsefeden, din ve tasavvuftan, sosyal meselelerden hemen her konuda yazan Cevat Bey, sanırım “her konunun profesörü” olmanın gereğini yerine getirebilmek için “musiki” üzerine de yazılar yazardı. Bir gün köşesinde Münir Nurettin Selçuk’u hedef alan şöyle bir yazısı çıkar:

“Şan Sineması’nda verilmekte olan İstanbul Belediye Konservatuvar konserlerinin 29 Ocak tarihli 23’üncü konserinde bendeniz de bulundum. Elimdeki program bu konserde bizler gibi muhafazakârları düşündürecek değişiklikler olduğunu gösteriyordu. Gayet dikkatli okuduğum halde pek bir şeyler anlayamadım. Fakat heyet toplanıp, şeflik kürsüsüne gelinip mikrofonda bir şeyler söylendiği zaman bu konserin diğerlerinden farklı olacağını istidlâl ettim. Nitekim öyle de oldu. Konservatuvar, klasik tedrisat yapan bir müessesedir. Hâlbuki zatıâliniz konservatuvarın bu tarafına hiç bakmıyorsunuz da büyük muhteşem musikimizin yanında bir sinek ayağı kadar ehemmiyeti olmayan yeni kantolara bir mevcudiyet veriyorsunuz. Bunlara nasıl sıkılmadan eser diyebilirsiniz cânım efendim. Bunlara biz hava deriz hava. Unutmayınız ki siz o makama klâsik musiki için getirildiniz ve zannetmeyiniz ki bu memlekette bu işi sizden başka yapacak kimse yoktur. Vardır efendim. Zât-ı âlilerinin hüviyet-i musikîyesi iyi bir okuyucu olmaktan ibarettir. Yoksa siz muvaffak olmuş bir bestekâr değilsiniz. Tarafınızdan bestelenen Yahya Kemal’in eserleri besteden değil, güfteden istiâne eder. Fakat beste güfteden istiâne etmez. (Güftenin güzel olmasından dolayı bestenin güzel görüldüğünü, bu sebeple bestenin değersiz olduğunu söylemeye çalışıyor. SMT)

Münir Nurettin Bey gibi üstat, Udî Ali Rıfat Bey’le fasıl yapan bir hânende, kitareden (gitardan), mandolinden gözyaşı beklemez. Bizde: “Ney nevâ eyler, keman inler, döver tef sinesin. / Dinle tamburun enînin, mûsikarın giryesin.” Gazeli vardır. Belki bu gazeli siz dahi okumuşsunuzdur. Münir Bey, Tambur inler, ud ağlar, hele kemençenin tok bir sesi vardır ki, kabadan nağmeleri insanı o küçüklükte o azamete hayran eder. Gel sen bunları bırak, kitaradan gözyaşı bekle.

Klasik demiyorum, başlangıç olarak iki Rast iki Nihavent eser dinledik. Ondan sonra Emin Ongan’ın idaresinde solistler başladı. İlk solist Kasım İnaltekin oldu. Yesari Âsım’ın bitmeden alkışlanmak saadetine nail olan şarkısından sonra solistin kendi eserini dinledik. Bu, musiki adabına aykırıdır. Bestekâr kendi eserini okumaz. Siz öyle bir bid’at ihdas ettiniz ki, her bulunduğunuz konserlerde sizin o kadar çok eserleriniz okunuyor ki, nerede ise konser yalnız sizin bestelerinizden ibaret kalacak. İcra heyetindeki bestekârlar da aynı surette hareket ediyorlar.

Nihavent iki kantonun birisi gayet manâsızdır. “Aşka gönül vermem, aşka inanmam.” Güftesi gülünçtür. Aşka gönül verilemez, sevgiliye gönül verilir. O zaman aşk olur. Aşka inanmamağa da belâhati ile meşhur bir hayvana karşı kullanılan bir tabir sarfetmek gerektir. Sololar faslının vals fantezisinde, Emin Ongan nerede ise solistle raksedecekti. Derken Ümit Yaşar’ın: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın. / Beni engin denizlerde yelkensiz bıraktın. / Beni sensiz bıraktın, beni bensiz bıraktın.” Güfte güzeldir, fakat mizahî tarafı da var. Kör kuyuda merdivensiz kalan şair oraya nasıl inmiş? Neden inmiş? Çıkamayacak kadar yüksek olduğuna göre düşmüş olması gerekir. Güfteye bakarsak onu sevgilisi atıyor ve bırakıyor. Böyle sevgili olur mu? Burada da denizde “cankurtaran” yok mudan başka çare yok. Son mısraın şöyle olmasını gönül istiyor: “Böyle havalarla musikîyi Bimen’siz bıraktın.” (Bestekâr Bimen Şen’i kastediyor. SMT)

Şimdi sıra kitare geldi. Ben oturduğum yerden Bacanos’un gözlerinden bir iki damla gözyaşı aktığını farkettim. Siz de gördünüz mü? Öyle anlıyorum ki, üstad-ı âli nijâdım efendim. Siz Türk musikîsinin kaatil-i-bi âmânı (amansız katili) olacaksınız. Her hafta kapalı gişe ile konser veren bu müessesenin bundan fazla rağbete ihtiyacı yoktur.

Siz Meragi’leri, Seyid Nuh’ları, Hafız Post’ları, Itri’leri Dede’leri Üçüncü Selim’leri, Zekâi Dede’leri Ahmet Efendi’leri Tamburi Cemil’leri, Bimen’leri, Asdik Ağa’ları, Tatyos’ları birer tekme ile bir tarafa fırlatıp yerine: “Zeytinyağının şişesi. Gel ciğerimin köşesi” havasını klâsik eser hasreti çeken halka sunmayı havsala almayan bir cinayet sayarım. Zehrin ikinci kadehine tahammül edemedim. Çıkarken sordular: “Gidiyor musunuz?” “Hayır” dedim “Kaçıyorum.” (Refii Cevat Ulunay, Açık Mektup, Takvimden Bir Yaprak, Milliyet Gazetesi 1 Şubat 1967)

Aslına bakarsak bu yazı tamamen bir hayal ürünüymüş. O yıllarda İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’na şeflik eden Münir Nurettin Selçuk, şahsına yapılan muhalefeti biraz hafifletebilmek için zamanın yeni bestecilerine ve güncel şarkılarına yer veren bir program hazırlamış. Böylece heyetteki bestekârlardan Radife Erten, Emin Ongan, Mefharet Yıldırım ve Kemal Gürses’in eserleri ikinci kısımda yer alacaktı. İcra edilecek bestelerden biri de Avni Anıl’ın o günlerde çok meşhur olan Nihavent Makamı’ndaki “Ağla gitar çal gitar” şarkısıymış. Bu besteyi plâğa okuyan Nesrin Sipahi, “ağla gitar” sözlerinin ardına elektrogitarla bir kaydırma (glissando) melodisi eklemiş, yani gitarı birazcık ağlatmış. Piyasada bu düzenleme hoşa gidince, Münir Bey de son provada Yorgo Bacanos’a şarkının bu noktasında gitar yerine uduyla kaydırmalı bir solo sıkıştırmasını istemiş. Yorgo Bacanos: “Münir Bey, ben öyle şeyler yapamam” cevabını verince üstat kızarak çalışmayı sonlandırmış. Münir Bey’in bu tutumuna çok içerleyen Yorgo Bacanos Şan Sineması’ndaki konsere katılmamış. Münir Bey’in hızlı muhalifleri, konserin hemen ardından o yıllarda Teşvikiye’de oturan Refii Cevat Ulunay’a bu olayı yetiştirmişler. Evi konser salonuna fazla uzak olmasa da her konsere katılmayan Cevat Bey, bu program hakkındaki izlenimleri genellikle Sadettin Heper, Halil Can ve Kemal Batanay’ın dikte ettiği kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla kaleme alırmış. İşte yukarıda okuduğunuz yazısındaki en çarpıcı ifadesi: “Ben oturduğum yerden Bacanos’un gözlerinden bir iki damla gözyaşı aktığını farkettim. Siz de gördünüz mü?” olmuş ki, yazdıklarının tamamının hayal ürünü olduğunu belgelemiş. Çünkü Yorgo Bacanos ne konsere gelmiş, ne ud çalmış, ne de gözlerinden yaş akmış.

Milliyet Gazetesi’nin ikinci sayfasındaki köşesinde zaman zaman musikiye yer veren Ulunay, -güya eserlerin edebî değerlendirmesini yapmakla görevlendirildiği- İstanbul Belediyesi Konservatuarı’nın Tasnif Heyeti Azâsı olmasına rağmen işte böylesine yazılar da yazıyormuş. Yukarıda anlattığım bu olayın perde arkasında cereyan eden çekişmeleri elbette gazete okuyucularının tam olarak bilmesi o yıllarda pek mümkün değildi. Çünkü ne televizyon vardı ne de iletişim araçları günümüzdeki kadar yaygındı. Bu sebeple Cevat Bey, bazı köşe yazılarını oturduğu yerden yazabiliyormuş. Fakat bir gün ona öyle bir oyun oynarlar ki, her konunun profesörü olan Cevat Bey’in musikiden zerre kadar anlamadığı kendi eliyle belgelenir. Cevat Bey’in konserlere dair kulaktan dolma bilgileri Sadettin Heper, Halil Can ve Kemal Batanay’dan alarak yazdığını yukarıda belirtmiştim. İşte benzeri tüyolara itibar ettiğini bilen Salih Dizer, hem Son Posta Gazetesi’nde çalışıyormuş, hem de konservatuvarın icra heyeti üyesiymiş. Günlerden bir gün Ulunay, Salih Dizer’in de aleyhinde mi bulunmuş, yoksa cehaleti iyice belli olsun diye Salih Dizer mi bir oyun mu oynamak istemiş her neyse. Salih Bey, “negrek” adında hayali bir makam icat etmiş. Bunun da en karakteristik perdesinin “fülfülî” perdesi olduğunu ballandıra ballandıra Ulunay’a anlatmış. Türk Musikîsi nazariyatından hiç anlamayan Ulunay, Salih Bey’in bu derin izahatlarına mal bulmuş mağribi gibi atlayarak bir müddet sonra köşesinde “Negrek Makamı” ve “fülfülî” perdesinden bahseden müzikoloji değerlendirmesini yazmış. Tabi pusuda bekleyen Salih Dizer de Son Posta Gazetesi’nden: “Be hey cahil, ne Negrek Makamı vardır, ne de fülfülî perdesi” diyerek Ulunay’a öldürücü son darbesini vurmuş.

Elbette ne Refii Cevat Ulunay’ı ne Münir Nurettin Selçuk’u ne de diğer adı geçen kişileri burada hicvetmek amacı taşıyorum. Bir dönemin büyük köşe yazarları, artık her gün yazmanın zorluğundan mıdır; yoksa her konunun profesörü olmanın gereğinden ötürü müdür, işte böyle bazen işin kolayına kaçarlarmış. Günümüzde de durum bazı yazarlar için pek farklı sayılmaz ya!

Sertaç Mehmet Temizel / 21 Nisan 2007

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design