Sertaç Mehmet Temizel

ROMANDA YAŞAMAK

"Miralay Ferid, göğsüne fil basmış gibi, sıçrayarak uyandı. Soluğu tıkanıyordu. Müthiş bir acı, göğüs kafesinden kopup boğazına sarılıyor, sol omzu üzerinden koluna ve elinin dış kenarına yayılıyordu" cümleleriyle başlıyordu Attila İlhan'ın "Sırtlan Payı" adlı romanı. Birkaç sayfa ötede Miralay Ferid eşine, "Beni affedeceksin değil mi, suçlu bile olsam?" derken; eşi Ruhsâr Hanım'ın, telaştan uzak durmaya çalışarak kocasını kurtarmak için çabaladığını okumuştum. Ama çok kısa bir zaman sonra romanın başlangıcı olan bu satırların, bir hayatın son anları olduğunu anlamıştım.

Biten bu hayatın geçmişine doğru romanda ilerledikçe, birçok insanı tanımaya başladım. Doktor Sevim Mertoğlu; Gülendam Kalfa; Berbat Fransızca konuşan Kont İgnatiyef; Miralay Ferid'in Kuledibi'nde oturan kızkardeşi Hayrunisa ve onun tek kızı Suat; Madam Rosa Mizrahi; Ahmet Ziya; göğüsleri fırlak, baldırları dolgun Kalyopi ve onu sıradan bir Tatavla kızı olmaktan çıkarıp "Bilezikli Kalyopi" yapan madam Despina; Yenibahçe'li Rıza Muhittin;Salih Paşa ve onun kızı Ruhsâr Hanım yani Miralay Ferid'in sevgili eşi ve daha niceleri...

Miralay Ferid'in hikâyesini okurken, çevresindeki insanlar birer birer vücut bulmaya başlamıştı romanda. Bir zaman sonra bu dostlardan kopamaz olmuştum. Ama roman bittiğinde, beni bir dostumdan ayırmıştı: "ACI BİR KAYIP Dömeke harbi şehitlerinden Kolağası Rüstem Bey'le Münire Hanım'ın oğlu, Mabeyn Kâtiplerinden Bayraktar Paşazade Halûk Bey'in eniştesi, Bayraktar Çiftliği sahibi Hayrunisa Bayraktar'ın biricik ağabeyi, Manastır'lı Salih Paşa ailesinden Ruhsâr İlbulak'ın sevgili zevci, Çanakkale, Gazze ve İstiklâl harbi gazilerinden Emekli Süvari Miralayı FERİD İLBULAK (Ferid Eminönü) kısa bir hastalığa mütaeakip Hak'kın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, Emirgân'daki ikametgâhından alınarak, namazı Emirgân Cami-i şerifinde kılındıktan sonra..."

Hemen her gün gazetelerden gördüğümüz vefat ilânlarından farklı olmayan bu satırlar, ancak bir yakınımıza ait olduğunda bir anlam ifade eder değil mi? İşte aynen bende böyle bir tesir uyandırmıştı. Ama üzüntüm pek fazla sürmedi. Çünkü bu roman "aynanın içindekiler" adlı bir dizinin ikinci halkasıymış (Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları). Hemen diğerlerini aldım ve okumaya devam ettim. Ama ne okumak? Âdeta birlikte yaşadım Miralay Ferid ve eşi Ruhsâr Hanım'la. Evlerine misafir oldum. Ne kadar munis yaşlı bir kadındı ilk tanıştığımda Ruhsâr Hanım. Miralay Ferid ise hâlâ askerî disiplini ve terbiyeyi bırakmayan ihtiyar bir adam. Biraz da sinirli. Ama her zaman sinirlenmiyor. Arasıra. Eğer bir kızacak olsa -aman Allah'ım- ortalıkta dolaşıp göz önünde olmamalı.

80'li yıllarda âdeta içinde yaşayarak okuduğum bu romanlar, beni yazarı Attila İlhan'a hayran bırakmıştı. Ve şiirlerini de artık okumaya başlamıştım. Bu romanları bitireli beş yıl kadar olmuştu ki, bir gün yine Attila İlhan'ın "Belâ Çiçeği" adlı bir şiir kitabı elime geçti ve tabiî hemen aldım. Ama nedense şiirleri hep yavaş okurum. Aklıma geldiği zaman şiir kitabını elime alır ve sadece içinden bir-iki şiir okurum. Bu yüzden uzun zaman sürünür durur şiir kitapları orada burada. Neden böyle yaptığımı pek bilmiyorum, ama sanki şiirleri bu biçimde okuyarak daha iyi hissedebiliyorum. Tıpkı acı bir kahvenin ardından, ağızda kalan tadının bir süre devam etmesi gibi bir şey bu. İşte böylesine tuhaf bir alışkanlık bendeki.

Neyse, bu kitapta "Mahur Sevişmek" adlı bir şiir okumuştum. Ve bende bazı çağrışımlar yapmıştı: Rahmetli anneannem ben küçükken, Alay Kâtibi binbaşı babasının hikâyelerini anlatırdı. Genç bir kızken Beykoz'da otururlarmış, musikiye meraklı olan babası keman öğrenmesi için onu Saray'a gönderirmiş. Babasının emirerlerinin refakatinde sandalla boğazı geçip Beşiktaş iskelesine gelmesini. Oradan da Yıldız Sarayı'na "meşk"e gidişini anlattığını hatırlamıştım. Bir de küçükken gittiğim Bebek'te oturan bir akrabanın yıkılmak üzere olan konağını falan. Sanki akrabalardan, yakın dostlardan bir şeyler anlatıyor gibiydi bu şiir.

Attila İlhan, kitabının sonunda bazı şiirlerine kısa notlar yazmış. Bu şiire dair yazdığı not, benim için çok sürpriz olmuştu. Şöyle diyordu Attila Bey: " ... Bir an gözlerinizi yumunuz, şiirin "Sırtlan Payı"ndaki binbaşı (Bıçağın Uucu'nda miralay) Ferid Bey tarafından, sevgilisi Ruhsâr Hanım'a söylendiğini tasarlayınız. Gerçekten de öyledir. "Yüzbaşı Ferid bendeniz" diye şiirde adı geçen subayla, sonradan "aynanın içindekiler" dizisinin önemli kahramanlarından biri olan Miralay Ferid Bey aynı kişidir. Ferid Bey'in hikâyesini bir yıl öncesinden bir senaryo olarak tasarlamıştım. Gerçekleşmedi, sonra bir şiir oluştu, arkasından da romanlar..."

Beklemediğim bir anda bu satırlarda eski bir dostu görmüş gibi oldum. Ne kadar sevindim anlatamam. "Aynanın İçindekiler" adlı dizi romandaki karakterler ben de o kadar derin izler bırakmış olmalı ki,çocukluk imgelerimle karışmış. Aile çevremle özdeş hale gelecek kadar bana yakın olmuşlar. Hızla söz konusu olan şiirin bulunduğu sayfaya giderek tekrar okudum:

MAHUR SEVİŞMEK
Bunca ağır mehtaba tahammül mü kalır
Biraz su lütfeyleseniz sultanım
Âsûde yaz akşamında Çamlıca’nın
Derunumdaki hala o mahur şarkıdır
Cepheden döndüğüm günlerdi sanırım
Ne kadar meyyustum farkına varmışsınızdır
Bulunmaz güzelliğiniz bugün bile aklımdadır
Bir hilal zarafetiyle mahcup ve yarım
Derunumdaki hala o mahur şarkıdır
Hem çalıp hem söylemiştiniz hatırladığım
Müvesvis aydınlandığında titrek şamdanların
İstanbul sanki bu şarkınızda saklıdır
O hangi bahçeydi ki bir kanun yankılanırdı
Yıldızlara uzanmış ıhlamur dallarından
Beyhude İstanbul’un yıkılmış saltanatından
Semada gizli gizli bir yangın hazırlanırdı
Yabancı bir yalnızlık herhalde Galiçya’dan
İçinde ölülerin usulca yaşadığı
Büyük rüyalar gibi bileklerime bağlı
Ney fısıltısıyla o mahur şarkıdan
İşgal zabıtasının günlerdir aradığı
Yüzbaşı Ferid bendeniz mülga beşinci fırka’dan
Dalgın bir silâh gibi boşlukta her zaman
Kaygılardan sıyırıp şarkınızın kurtardığı
Mazurum sultanım aşkımız yoksunlar aşkıdır
Belki mahur sevişmek böyle uzaktan uzağa
Siz bir fecir hazırlığı müthiş gecemde âdeta
Fikrimde her haliniz yer etmiştir bambaşkadır
Bir kılıç tadı yok mu karalığın tadında
Yıldızların aktığı süvari mızraklarıdır
Vahşi vahşi parıldayan ayrılık saatıdır
Ellerinizle büyümüş efsanevî kânun’da
Zannım bu ki bu mehtâb sonuncu mehtabımdır
Sonuncu sevişmemiz asude Çamlıca’da
Bir mermi çizgisiyle her şey yıkılsa da
Derunumdaki hâlâ o mahur şarkıdır

Miralay Ferid, daha yüzbaşı rütbesindeyken sonradan kayınperderi olacak Salih Paşa'nın konağına gittiği akşam demek ki bu duyguları yaşamış. Bu sert mizaçlı asker ne kadar da duygusalmış meğer. Ama Ruhsâr teyzemiz yaşlılığında bile çok güzel bir kadın değil miydi? Kelimenin tam anlamıyla bir İstanbul Hanımefendisi'ydi. Bu kadına âşık olmamak mümkün mü? Şiirde anlatılan akşamı bir de romandan hatırladım ki, her şey daha da canlandı gözlerimin önünde:

"... Binbaşı Ferid'in, Salih Paşa'nın yazlık konağını bulması, hiç de zor olmuyor. Üsküdar'da bindiği arabanın, sakalları sinekli arabacısına, nereyi aradığını tarife kalkışır kalkışmaz, (Mevlevihaneden yukarıya, Kısıklıya doğru, kapısı taflanlar içinde köşk...) gırtlağında eğreti duran kalın bir sesle, adamın cevabı hazır: "Manastır'lı Salih Paşa'nın konağı değil mi?"

Sahiden de, parmaklıkları yeşile boyalı demir kapıdan başlayarak, bahçenin epeyce içlerindeki konağa kadar uzanan, çakıltaşı dökülmüş ince yolun her iki yanında, sık dikilmiş taflanların saltanatı. Konak, Koca Reşit Paşa döneminin o yarı Avrupa yarı Osmanlı yapılarından. (...) Binbaşı Ferid, kapının çıngırağıyla birlikte, savaş boyu düşünü kurduğu o doyulmaz barış anlarından birisini yaşamaya başladığını içinde duydu. Salih Paşa'yla Ruhsâr, sağdaki kameriyede oturmuşlardı. Paşa, her zamanki gibi dik ve kuru. Ruhsâr, her zamanki gibi zarif ve uçucu. Ağaçlardan üstlerine arasıra kuş cıvıltıları dökülüyor. Vazgeçilmez semâver köşede hazır, iftarı bekliyorlar..." (Sırtlan Payı sayfa 139-140)

* * *

Hisse senedi alım-satımıyla uğraştığım 90'lı yıllarda İstanbul Elmadağ'da bir bankada çalışıyordum. Oradan çıkıp, Eminönü'ndeki büroya ya da Şişli'deki iş yerime koşturuyordum. Yani bilardo topu gibi oradan oraya yuvarlanıp duruyordum. Bu nedenle sık sık Divan Oteli'nin önünden geçerdim. O yıllarda otelin caddeye bakan bir pastanesi vardı. Genellikle saat onbir civarı Atilla İlhan'ı en dipteki pencerede görürdüm. Masası, camın hemen önündeydi. Akrabalardan biri gibiydi benim için. Her ikimiz de Miralay Ferid'in yakınlarıydık. Oradan hemen her geçişimde mutlaka dipteki pencereye gözüm takılırdı. Attila Bey'i bazen yalnız ve dalgın otururken, bazen de karşısında biriyle sohbet ederken görürdüm. Kendi kendime "Şu koşuşturmacaya bir gün olsun ara versem de şu adamla tanışsam" derdim. Bazı zamanlar, bankaya gelirken, onu pastaneden çıkmış Taksim yönüne doğru yürürken görürdüm. Bazen de tam tersine bankadan çıkarken rastlardım, o da henüz geliyor olurdu pastanedeki köşesine. İçimden "Bugün biraz geç kalmış" derdim. Hayat mücadelesiyle yuvarlanıp giderken sık sık karşılaşırdım Attila İlhan'la. Bir gün yine böyle kaldırımda rastlaştığımızda gözgöze geldik. Bir anda selâm vermek geldi içimden. Selâmıma, hafif bir gülümsemeyle kibarca karşılık verdi. Sık karşılaşmamızın bir aşinalığından mıydı, yoksa tanınmış bir yazar olmasından dolayı geçmişte tanıştığı biri mi sandı beni, bilmiyorum? O günden sonra böyle birkaç kez daha karşılaştık. Ve her defasında selâmlaştık Attila Bey'le. Bir eski İstanbul Beyefendi'sinin zarafeti vardı selâmında. Tıpkı romandaki Miralay Ferid gibi.

İlerleyen yıllarda o bankadan ayrıldım. Artık eskisi gibi sık göremez olmuştum Attila Bey'i. Arasıra da olsa, işim gereği oradan geçmek zorunda kalırsam, mutlaka yine bakardım o pastanenin penceresine. Tabiî göremezdim. Ve her seferinde "Bu koşuşturmalara bir an olsun ara verip de, neden Attila Bey'le biraz sohbet etmedim" diye kendi kendime hayıflanırdım. Bu pişmanlığı, vefat ettiğinden bu yana içimde daha çok duyar oldum. Miralay Ferid ve eşi Ruhsâr Hanım'la sohbet etme imkânım hiç yoktu, ama Attila Bey'le tanışarak sohbet etme fırsatım vardı...

Sertaç Mehmet Temizel / 16 Kasım 2005

Takip et: @smtemizel

Copyright © 2009-2013 Léon Design